18 Mayıs 2012

 

Al-Satçılardan Oluşan Türkiye Pazarında, Dünyaya Marka Olarak Ne Sunabiliriz?

Salı, 20 Aralık 2011 14:59 Facebook'ta Paylaş

Türkiye'de özellikle son dönemde ''Türkiye'nin kendi araba markasını üretmesi'' ile ilgili Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın özel sektöre yaptığı çağrılar gündemi bayağıdır meşgul ediyor. Son olarak iflas eden İsveçli marka Saab'a Türkiye'nin talip olduğu ile ilgili yorumlar yer aldı.

Asıl gündeme getirilmek istenen konu, kendi arabamızı üretmekten de ziyade dünyada bir Türk markasının yıldızını parlatabilmek. Dünya genelinde marka olmayı başarabilmiş bir ürünümüz yok. Hazır giyimde, mücevherde, gıdada başarılı örnekler var ancak bunlara dünya markası diyebilmek için çok erken.

Son dönemde Türk Hava Yolları'na yapılan yatırımı ve vizyon farklılığını dünya markası yaratmak kapsamında değerlendirmek için de erken. Ne zaman ki Frankfurt'tan New York'a, Los Angeles'ten Seul'e bir Türk Hava Yolları uçağı ile uçarız, o zaman dünya markası olmuşuz demektir.

MARKA NASIL ORTAYA ÇIKAR
Öncelikle kabul edilmesi lazım ki, Türkiye'nin marka yaratmadan önce kendi eko sistemini yaratması gerekiyor. Bugün dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin'de Master Card ve Visa kullanılmıyor. Neden mi? Çünkü Çin'in kendi ödeme sistemi olan ve monopol olarak ülkede faaliyet gösteren China Union Pay var. Amerika, Visa ve Master Card'ı ülkeye sokmak için çırpınıyor ama Çin hükümeti oralı bile olmuyor. Çin'de Twitter yok. Ne mi var? Günde 400 milyona yakın post yapılan Sina Weibo isimli web sitesi var. Çin'de Facebook'ta yok. Facebook'un Çin versiyonu Renren'in 160 milyon üzerinde kullanıcısı var. Bunun gibi örnekleri çoğaltabiliriz.

Dünyada 1.3 milyar nüfusa sahip bir ülke için, Amerika'dan ürün alıp Çin pazarına sunmak çok mu zor? Facebook'un Çin ofisini açmak hiçbir Çinli'nin aklına gelmiyor mu? Bizdeki yılların sanayicileri gibi dünyada ne kadar üretici varsa Türkiye temsilciliğini alıp, ülkede yüzde 200 karla ürün satmak daha mantıklı değil mi? Çin'e göre değil.

Bugün Türkiye'nin anlı şanlı pek çok holdingi al-sat üzerine kurulu iş modeline sahip. Türkiye'nin kendi eko sistemini yaratamamasının nedeni de bu. Yıllardır yurt dışından buldukları her ürünü Türkiye pazarında yüksek karla satma mantığı, inovasyona, Ar-Ge'ye, teknoloji üretimine geçişi zorlaştırıyor.

Otomotiv sektörüne göz atalım. Türkiye'de otomotiv pazarını elinde bulunduran aktörlerin hepsinde farklı ülkelerden pek çok otomotivin distribütörlük hakkı bulunyor.
 
Doğuş Grubu - Volkswagen, Audi, Porsche, Bentley, Lamborghini, Bugatti, SEAT, Skoda, Scania, Krone ve Meiller,

Koç Grubu - Alfa Romeo, Ferrari, Maserati, Fiat, Lancia, Maserati ve Ford,

Anadolu Grubu - Isuzu, Kia Motors, Lada, Lombardini, Geely, 

Borusan Grubu - BMW, Land Rover, Range Rover, Aston Martin'in Türkiye distribütörü.

Türkiye'de 74 milyonluk nüfusu, üretkenlikten mahrum bırakan bu sarmalın kırılması sadece ülkenin kendi arabasını üretmesi ile mümkün değil. Türkiye her alanda kendi değerini oluşturmak için çaba harcamalı ve bunun önünü açmalı.

Çok bahsedilen üniversite-sanayi işbirliği de burada devreye giriyor. Özel sektör Türkiye'deki üniversitelerdeki öğrencileri,  araştırma ve geliştirme faaliyeterinde kullanamadığı sürece teknolojik alanda üretim yapmanıza imkan yok.

Araba üretecek bir özel sektör firmasını ele alalım. Aracın motorunu üretmek için mühendisler işe aldı. Ürünün meydana gelmesi için harcanacak süreç ne kadar? 3 yıl mı, beş yıl mı? Peki hangi özel sektör bu kadar süre araştırma-geliştirmede çalışan bir mühendisi istihdam edebilir.

Oysa üniversitelerin master ve doktora öğrencileri bu projenin bir parçası olarak hareket ederse, özel sektörün yükü hafifler. Daha fazla genç beyinle çalışma imkanı doğar. Üniversite projede çalışan öğrenciler sayesinde kredibilitesini artırır. Ayrıca projeden üniversiteye bir gelir de sağlar.

Gerektiğinde üniversitede hangi bölümün okutulacağına teknolojiyi üretecek firma karar vermelidir. 

Türkiye, pek çok markaya ilham verecek kültürel ve tarihi bir zenginliğe sahip ancak bunu pazarlama tekniklerini kullanarak dünyaya kabul ettirecek bir vizyon var mı bilmiyorum. Devlet eliyle yaratılacak markaların ömrü konusunda da ciddi şüphelerim var. Türkiye'de devletteki devamlılık sadece borç ödeme noktasında sekteye uğramaz. Böyle global bir vizyon gerektiren bir işte 10 yıl sonrasını görmek çok önemli. Mesela Türkiye'de mevcut hükümetin iktidardan uzaklaşması durumunda Türk Hava Yolları bu misyonu ile büyümesini sürdürebilecek mi? Şüpheliyim…

20 Aralık 2011
Twitter'dan takip etmek için @cmlzyrt